21 Ekim 2008 Salı
JACKSON BROWN'dan Hayat Dersleri
Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında,bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, "Babacığım,kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm." demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: "Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?" Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş.
Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın.
Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.
Jackson Brown dan hayat dersleri
1- Kendimi neşelendirmek istedigim zaman en iyi yolun baska birini neşelendirmeye çalışmak olduğunu öğrendim.
2 - Bir bebeğin evlilik sorunlarını çözemeyecegini öğrendim.
3- Bir tartışmayı tatlıya bağlamadan yatağa gidilmemesi gerektiğini öğrendim.
4- İşyerinde romantik iliskiler aranmamasi gerektiğini öğrendim.
5- İnsanin kendisinden daha sorunlu birisiyle evlenmemesi gerektiğini öğrendim.
6- Çalıştırdığımız insanlara iyi davrandığımızda, onların da müşteriye iyi davrandıklarını öğrendim.
7- Bir toplantida zekâmı ya da sohbetimi göstermek konusunda tercih yapmak gerektiğinde sohbeti seçmenin daha iyi olacağını öğrendim.
8- İnsanlara iyi davranmanın hiçbir maliyeti olmadığını öğrendim.
9- Gerçekten yaşamaya başlamak için emeklilik beklenirse, çok uzun bir süre beklenilmiş olunacağını öğrendim.
10-İyi kalpli olmanin mükemmel olmaktan daha önemli oldugunu öğrendim.
11-Kimle evleneceğin kararının hayatta verilen en önemli karar olduğunu öğrendim.
Can DÜNDAR - Ruh Buluşması

Meksika'da Inka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.
Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyorlar, sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar.Arkeologlardan biri,yaşlı rehbere soruyor, hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden cok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik...
Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadıgımızı, niye mutlu olmayı beceremedigimizi niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve "niye" ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor İnkaların yaşlı torunu. Çünkü bu aptal hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz. Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla,biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz...
Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Sanıyoruz ki çok paramız,sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz , spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacagız. Hadi maddeciligi bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? Çevremiz de kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hiç kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur.
Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki? Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden içimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz, işte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp,çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz...
Gerçekte hız çagında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe, ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörcük. Sevmeye bile vaktimiz yok bizim. Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor, işlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte! Bence doğanın kara bir laneti bu. Biz ondan uzaklaştıkca, o da bizden bütün zamanları çalıyor.
Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık. Aceleye ne gerek var? Hayat yalnız biz izin verdigimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavas... Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, başarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla buluştugumuzda...
Can Dündar
Victor Hugo'dan...

AĞLAMAK İÇİN GÖZDEN YAŞ MI AKMALI?
DUDAKLAR GÜLERKEN İNSAN AĞLAYAMAZ MI?
SEVMEK İÇİN GÜZELE Mİ BAKMALI?
ÇİRKİN BİR TENDE, GÜZEL BİR RUH
KALBİ BAĞLAYAMAZ MI?
HASRET; ÖZLENENDEN UZAK KALMAK MIDIR?
ÖZLENEN YAKINDAYKEN HİCRAN DUYULAMAZ MI?
HIRSIZLIK; PARA, MAL ÇALMAK MIDIR?
SAADET ÇALMAK, MÜTHİŞ HIRSIZLIK OLAMAZ MI?
SOLMASI İÇİN GÜLÜ DALINDAN MI KOPARMALI?
PEMBE BİR GONCA İKEN GÜL DALINDA SOLMAZ MI?
ÖLDÜRMEK İÇİN SİLAH, HANÇER Mİ OLMALI?
SAÇLAR BAĞ, GÖZLER SİLAH,
GÜLÜŞ, KURŞUN OLAMAZ MI?
Can DÜNDAR - Aşka ve Terke Dair...

Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında...
En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişlerinizin sebebi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur.
Göz yaşlarınızda, bilinçaltınızda, kahkahanızdır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak...
Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; "Ölmek var, dönmek yok"tur.
Lakin gün gelir anlarsınız içten içe bir şeyin kanadığını...
Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya... Şurasından burasından eleştirmeye koyulursunuz: "Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..."
Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız.
Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya..." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirilerin kapısı; açıldıkça bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından.
Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz.
O, sevgisizliğinize yorar bunu. İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür.
"Ya sev böyle ya da terk et" diye gürler...
Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya,bir kabusa dönüşür birden... Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size... Hoyrattır, bakmaz yüzünüze...
Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar, mahkum eder.
Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden...
"İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşayamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz.
İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz...
"Madem öyle"nin çağı başlar ondan sonra...
Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde günah sizden gitmiştir.
Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece...
Daha özgür olacağınız limanlara demirlersiniz bir süre... Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni. Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini...
Gurur duyar onlarla, koynunda besler gözünü oysunlar diye...
Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla... "Bana ne... Kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre. Ama sonra... Ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da bir kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden...
Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz, türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi...
Karşı nehrin kıyısından hasret şiirler haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye...
Dönüp "Seni hâlâ seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden... Dönemezsiniz. Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız.
Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz... Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu...
Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.
Sürünür gidersiniz.
Can DÜNDAR
İNTİHARIN FELSEFİ NEDENLERİ
Çağlar boyunca toplumlar intihara farklı tepkiler göstermişlerdir. Kimi toplumlarda desteklenen ve doğru bir davranış olarak kabul edilen intihar, diğer bazı toplumlarda ise olumsuz bir davranış olarak değerlendirilmiştir. Bu tür tepkilerin yönünü belirleyen en önemli faktörlerden biri de kuşkusuz toplumların düşünce biçimleri ve dolayısıyla düşünürleridir. Hata bazı düşünürlerin eserleri, o dönemdeki intihar olaylarından sorumlu tutulmuşlardır.
Düşünürler daha çok insanın kendi yaşamına son verme hakkına sahip olup olmadıkları ve bu davranışın onurlu bir davranış olup olmadığı üzerinde durmuşlardır.
Eski Yunanistan’daki ilk filozoflar intihara karşı çıkmışlardır. Pisagor ve takipçileri ruhun ölümsüzlüğüne inandıkları için intiharı yasaklarlar. Platon ve Aristo da intihara karşıdır. Fakat bazı durumlarda intiharı onaylarlar. Platon, yasalarında, en yakınını, en iyi dostunu yani kendini öldürenin şerefsizce gömülmesini ister. Eğer kişi bu işi kamu yargısıyla, kaderin başına getirdiği önlenmez, çekilmez bir dert, katlanılmaz bir utanç yüzünden yapmışsa anlayış gösterilmesi gerektiğini belirtir (Montaigne 1984). Aristo ise, savaşta onur için olan intiharları destekler. Oysa, aşk vb. gibi nedenlerden olan intiharlar cesur insanın yapacağı şeyler değildir (Choron 1972). Bu düşünürlere göre, bizim hayattan nefret edip, yüz çevirmemiz doğaya aykırıdır.
İntihara karşı olan bir diğer düşünür de Epikür’dür. O da, öncekiler gibi, erdeme önem vermiş ve amacımızın bilgeliğe ulaşmak olduğunu savunmuştur. İnsan ihtiraslarını tatmin yoluyla mutluluğa ulaşamaz. Çünkü, hazzın tatminini doğal olarak bir sıkıntı ve isteksizlik takip edecektir. Bu, bizi, gerçek amacımız olan acıdan kaçmak hedefinden saptıracaktır (Fromm 1982). Hatta, ölümü aramaya kadar götürecektir.
Eski Yunan’da intiharın kabul edilebilir bir eylem olduğuna doğru yapılan kararlı ilk değişim, Epikür’ün en büyük rakibi Kitionlu Zenon tarafından olmuştur. Zenon, kişinin intihar etme hakkına sahip olduğunu savunur. Kendisi de yaşlandığında intihar etmiştir.
Stuacılara göre, akıllı adamın intiharı sorunu ahlâki bir doğru veya yanlış değildir. Fakat karşılaşılan bir durumda yaşamayı veya ölmeyi tercih kararıdır.
Stuacılar intiharı savunmakla kalmamış, şu durumlarda yapılması gereken bir davranış olarak kabul etmişlerdir. (Gibbs 1968)
1) Bu hareket diğer kişiler veya vatana bir hizmet taşıdığı zaman,
2) Kişi yasa dışı bir işe zorlandığı zaman,
3) Kronik hastalıklarda; ölümün yaşama tercih edileceği durumlarda,
Hegesias, işi daha ileri götürerek, bilgi olmayan kimselerin kendilerini öldürmeleri gerektiğini savunur. Ona göre mutluluk erdemdir. Günlük olayların nazzını arayan kimse bu mutluluğu hiçbir zaman elde edemez; o halde bilge olmayan kişi erdemsizdir, kendini öldürmelidir. Onun felsefesinin temelini ise, şu sözü çok iyi bir biçimde yansıtır: “Yaşamın yolunu olduğu gibi, ölmenin yolunu da kendimiz seçmeliyiz.” (Montaigne 1984).
Seneka; “iyi insan yaşaması gerektiği kadar yaşar, yaşayabildiği kadar değil” demektedir (Choron 1972). İnsan kendi ölümüne istediği zaman karar verebilir. Yaşamı ile felsefesi birbiriyle çeliştiği için, Roma Kralı Neron tarafından damarını keserek intihar etme cezasına çarptırılmıştır.
Eski Yunan’da son zamanlarda intiharın bu şekilde kabul edilebilir bir eylem olması, o devirde intiharların artmasına neden olan faktörlerden biri olabilir. Özellikle Yunan sitelerinin Roma’ya katılmasıyla bu oranlarda bir artış görülmüştür.
Hristiyanlığın batı dünyasında egemen olmasıyla beraber, kilise öğretileri felsefe alanında da etkin duruma gelmiş ve Rönesans dönemine kadar bu etkinliğini sürdürebilmiştir. Bu dönem filozoflarında, insan hayatının Tanrı’ya ait olduğu fikri egemen durumdaydı. Dinle felsefenin bu dönemde içiçe oluşu intihar olaylarının düşük bir oranda kalmasına neden olmuş; fakat tamamen engelleyememiştir. Rönesans ile birlikte kilise felsefesi etkinliğini yitirmiş ve intihar konusunda da daha tavizkâr bir tutum takınılmaya başlanmıştır.
Montaigne, insanın kendi iradesiyle yaşamına son verebileceğini savunmuştur. “hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten ne korkuyorsunuz. Daha yaşayıp da ne yapacaksınız” diyen Montaigne’e göre, ölümle bütün dertler bitecektir (Montaigne 1984). Bunun için ölümden korkmamalı ve dertlerden kurtulmanın bir yolu olarak da intiharı düşünmelidir.
18. yüzyıl felsefesinde ençok işlenen konulardan biri özgürlük olduğu için, bu dönemdeki filozofların hemen hepsi intihara da izin verir bir tavır takınmışlardır. Montesquieu intihara karşı uygulanan kanunları eleştirmiştir. Hume, intiharın bir suç olduğu fikrini çürütmeye çelışıyor. Ona göre intihar, ilahi yasaya karşı gelme değildir; çünkü bu yasa doğa yasasıyla birlikte işler ve insanın doğadaki yerini bulmasına yardımcı olur. Rousseau, başkasına zarar vermedikce intiharı destekler. Söylentilere göre, mutsuz bir yaşamı olan Rousseau da intihar etmiştir. Aynı dönemlerde yaşamış olan Diderot ise, doğal olmadığı ve kilisenin öğretilerine karşı geldiği için anti-sosyal bir davranış olarak görür ve karşı çıkar.
19. yüzyılda Kant, intihara karşı çıkmaktadır. Hume’un görüşünü eleştirir. Kant’a göre, doğal olarak insanın ilk amacı kendini korumaktır. Bunun için intihar bir kusurdur ve lanetlenmelidir.
Schopenhauer, Kant’a göre daha çok taviz verir. Ona göre, kişi intihar etme hakkına sahiptir; ama bu, boş ve aptalca bir şeydir. İntihar, kişinin doğaya sorduğu bir sorudur: Ölümün ötesinde ne var? Kendilerini öldürenler sadece acı çeken bedenlerinin acısına son verebilirler; sonsuz sürekliliklerine engel olamazlar.
“Bazıları çok erken, bazıları çok geç hayattan ayrılıyorlar, asıl iş tam zamanında ölmektir” (Arkun 1963) diyen Nietzsche, intihara karşı değildir. İntihar kişinin hakkı ve ona verilen bir armağandır. Üst-insanın yaratılması için felsefesini yönlendiren Nietzsche, bu üstün amaca katkıda bulunamayacak kişinin intihar etmesini ve bundan da mutluluk duymasını söyler.
Hartmann ise, insanın sahip olduğu tek şeyin bu dünya olduğunu belirterek, en iyi olmamakla beraber elimizdeki bu dünyadan vazgeçmememiz gerektiğini savunur. Yaşamak, temelde arzu edilmeyen bir şeydir; hayal kırıklığı ile doludur. Fakat yine de, elimizdekinin en iyisi olan bu yaşamdan kaçmamalıdır.
Camus, “acaba hayat yaşamaya değer mi, değmez mi?” sorusuna cevap vermeye çalışır (Hübscher 1980). Camus için bu soru felsefenin temel sorusudur; bundan başka da temel felsefe sorusu yoktur. Bu sorunun cevabını Camus şöyle verir: İnsan intihar edebilir, ancak bu dürüstlük olmaz. Ölüm insanı huzura kavuşturur, fakat insanın gerçek çabası dünya üzerinde mümkün olduğu kadar çok kalmaya, onu incelemeye çalışmak olmalıdır.
Batıdaki bu çok farklı görüşlere karşılık, doğu dünyasında egemen olan mistik felsefenin görüşüne göre, intihar etmek kişinin istemine bağlıdır. Yani kişi, yaşam ile ölüm arasında karar verme hakkına sahiptir.
Jainizm ve Budizme göre, yüreklerimizden yaşama isteklerini çıkarmalıyız. İnsan ancak yokolarak acıdan kurtulur ve mutlu olabilir. Hatta, Jainizmin kurucusu olan Mahavira, insanın aç kalarak kendini öldürmesini büyük bir erdem olarak nitelendirir. Konfüçyus ise intihara karşı çıkar. Ona göre, insanın amacı iyi ve uzun yaşamaktır. İnsan ölümden sonrasını merak etmemelidir. Çünkü, ölümden sonra hayat olduğu bilinirse, kimileri canlarına kıyarak oraya gitmeyi isteyebilirler (Hançerlioğlu 1976).
Belirli bir tarihsel sırayla değindiğimiz bu düşünürlerin görüşleriyle, yaşadıkları dönemlerdeki intihar oranları arasında doğrudan bir ilişki göze çarpmaktadır. Konumuz açısından önemli olan nokta da budur. Fakat bu ilişkiye bakarak, intiharın sorumluluğunu sadece düşünürlere bağlamak da yanlış olur. Çünkü, genelde, toplumsal düşünce toplumu oluşturan öğelerden sadece bir tanesidir.
Konuya felsefi açıdan baktığımızda sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: İnsan yaşamak için doğar, yaşaması gereklidir; olumsuz toplumsal koşullar karşısında çaresiz kaldığını hissettiği anda kişinin, yaşamına son verme hakkı vardır. Çünkü insan yaşamı, insanın yaptığı eylemlerden oluşur. Şöyle veya böyle intihar da bir eylemdir ve kişi istediği takdirde bu eylemi gerçekleştirebilir.
20 Ekim 2008 Pazartesi
UFUK...

Çok katılaştım, artık kendim için bile göz yaşı dölemiyorum.
Kendime çok ihtiyacım var, ben de anlayamıyorum kendimi artık.
Artık zevk alamıyorum.
Eskilerden özleyemediğim tek şey sensin galiba.
Ya da tek özlediğim.
Neden sürekli bir şeyler üzülme gereksini mi?
Neden hep bir eksiklik?
Çok boş, çok...
15 Ekim 2008 Çarşamba
Fibonacci Dizisi
Fibonacci serisi sayıları: 0,1,1,2,3,5,8,13,21,34,55, 89, 144, 233, 377, 610, 987, 1597, 2584, 4181, 6765, 10946, … vb. şeklinde devam eder. Her sayı kendisinden önce gelen iki sayının toplamıdır. Bu durumda genel olarak n'inci Fibonacci sayısı F(n) şu şekilde ifade edilir:

Fibonacci sayılarının ilginç özellikleri vardır. Mesela n sayısı büyüdükçe iki ardışık Fibonacci sayısının oranı Altın oran'a yani 1.618... e yakınsar.
ALTIN ORAN
Altın oran, doğada sayısız canlının ve cansızın şeklinde ve yapısında bulunan özel bir orandır. Doğada bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, yüzyıllarca sanat ve mimaride uygulanmış, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısıdır. Doğada en belirgin örneklerine insan vücudunda, deniz kabuklulularında ve ağaç dallarında rastlanır. Platon'a göre kozmik fiziğin anahtarı bu orandır. Altın oranı bir dikdörtgenin boyunun enine olan "en estetik" oranı olarak tanımlayanlar da vardır.
Eski Mısırlılar ve Yunanlılar tarafından keşfedilmiş, mimaride ve sanatta kullanılmıştır. Göze çok hoş gelen bir orandır.
Bir doğru parçasının (AB) Altın Oran'a uygun biçimde iki parçaya bölünmesi gerektiğinde, bu doğru öyle bir noktadan (C) bölünmelidir ki; küçük parçanın (AC) büyük parçaya (CB) oranı, büyük parçanın (CB) bütün doğruya (AB)oranına eşit olsun.
Altın Oran, pi (π) gibi irrasyonel bir sayıdır ve ondalık sistemde yazılışı; 1.618033988749894... dür. (noktadan sonraki ilk 15 basamak). Bu oranın kısaca gösterimi: olur. Altın Oranın ifade edilmesi için kullanılan sembol, PHI yani Φ 'dir.
Konu başlıkları[gizle] |
Tarihçe
Altın Oran, matematikte ve fiziksel evrende ezelden beri var olmasına rağmen, insanlar tarafından ne zaman keşfedildiğine ve kullanılmaya başlandığına dair kesin bir bilgi mevcut değildir. Tarih boyunca birçok defa yeniden keşfedilmiş olma olasılığı kuvvetlidir.

Euclid (M.Ö. 365 – M.Ö. 300), "Elementler" adlı tezinde, bir doğruyu 0.6180399... noktasından bölmekten bahsetmiş ve bunu, bir doğruyu ekstrem ve önemli oranda bölmek diye adlandırmıştır. Mısırlılar keops Piramidi'nin tasarımında hem pi hem de phi oranını kullanmışlardır. Yunanlılar, Parthenon'un tüm tasarımını Altın Oran'a dayandırmışlardır. Bu oran, ünlü Yunanlı heykeltraş Phidias tarafından da kullanılmıştır. Leonardo Fibonacci adındaki İtalyan matematikçi, adıyla anılan nümerik serinin olağanüstü özelliklerini keşfetmiştir fakat bunun Altın Oran ile ilişkisini kavrayıp kavramadığı bilinmemektedir. Leonardo da Vinci, 1509'da Luca Pacioli'nin yayımladığı İlahi Oran adlı bir çalışmasına resimler vermiştir. Bu kitapta Leonardo Leonardo da Vinci tarafından yapılmış Five Platonic Solids (Beş Platonik Cisim) adlı resimler bulunmaktadır. Bunlar, bir küp, bir Tetrahedron, bir Dodekahedron, bir Oktahedron ve bir Ikosahedronun resimleridir. Altın Oran'ın Latince karşılığını ilk kullanan muhtemelen Leonardo da Vinci 'dir. Rönesans sanatçıları Altın Oran'ı tablolarında ve heykellerinde denge ve güzelliği elde etmek amacıyla sıklıkla kullanmışlardır. Örneğin Leonardo da Vinci, Son Yemek adlı tablosunda, İsa'nın ve havarilerin oturduğu masanın boyutlarından, arkadaki duvar ve pencerelere kadar Altın Oran'ı uygulamıştır. Güneş etrafındaki gezegenlerin yörüngelerinin eliptik yapısını keşfeden Johannes Kepler (1571-1630), Altın Oran'ı şu şekilde belirtmiştir: "Geometrinin iki büyük hazinesi vardır; biri Pythagoras'ın teoremi, diğeri, bir doğrunun Altın Oran'a göre bölünmesidir." Bu oranı göstermek için, Parthenon'un mimarı ve bu oranı resmen kullandığı bilinen ilk kişi olan Phidias'a ithafen, 1900'lerde Yunan alfabesindeki Phi harfini Amerika'lı matematikçi Mark Barr kullanmıştır. Aynı zamanda Yunan alfabesindekine karşılık gelen F harfi de, Fibonacci'nin ilk harfidir.
Altın Oran, bir sayının insanlık, bilim ve sanat tarihinde oynadığı inanılmaz bir roldür. Phi, evren ve yaşamı anlama konusunda bizlere yeni kapılar açmaya devam etmektedir. 1970'lerde Roger Penrose, o güne kadar imkansız olduğu düşünülen, "yüzeylerin beşli simetri ile katlanması"nı Altın Oran sayesinde bulmuştur.
Fibonacci Sayıları ve Altın Oran [değiştir]
Fibonacci sayıları (0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610, 987, 1597, 2584, 4181, 6765... şeklinde devam eder) ile Altın Oran arasında ilginç bir ilişki vardır. Dizideki ardışık iki sayının oranı, sayılar büyüdükçe Altın Oran'a yaklaşır.
Fibonacci ardışıkları, Altın Oran ilişkisi yorumlamasıdır.
Teoloji ve Altın Oran
Doğada, pek çok canlıda(insan da dahil) bu oran görülmektedir.Bazıları, bu oranın doğada bir ölçü olduğunun kanıtı olduğunu ileri sürer.Altın Oran'ın Kuran'daki şu âyetle ilişkili olduğu öne sürülmüştür:
- "Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır." (Talak Suresi, 3)
Altın Oran'ın Elde Edilmesi
Altın Oran'ı anlatmanın en iyi yollarından biri, işe bir kare ile başlamaktır.
Bir kareyi tam ortasından iki eşit diktörgen oluşturacak şekilde ikiye bölelim.
Dikdörtgenlerin ortak kenarının, karenin tabanını kestiği noktaya pergelimizi koyalım. Pergelimizi öyle açalım ki, çizeceğimiz daire, karenin karşı köşesine değsin, yani yarı çapı, bir dikdörtgenin köşegeni olsun.
Sonra, karenin tabanını, çizdiğimiz daireyle kesişene kadar uzatalım.
Yeni çıkan şekli bir dikdörtgene tamamladığımızda, karenin yanında yeni bir dikdörtgen elde etmiş olacağız.
İşte bu yeni dikdörtgenin taban uzunluğunun (B) karenin taban uzunluğuna (A) oranı Altın Oran'dır. Karenin taban uzunluğunun (A) büyük dikdörtgenin taban uzunluğuna (C) oranı da Altın Oran'dır. A / B = 1.6180339 = Altın Oran C / A = 1.6180339 = Altın Oran
Elde ettiğimiz bu dikdörtgen ise, bir Altın Dikdörtgen'dir. Çünkü uzun kenarının, kısa kenarına oranı 1.618 dir, yani Altın Oran'dır.
Artık bu dikdörtgenden her bir kare çıkardığımızda elimizde kalan, bir Altın Dikdörtgen olacaktır.
İçinden defalarca kareler çıkardığımız bu Altın Dikdörtgen'in karelerinin kenar uzunluklarını yarıçap alan bir çember parçasını her karenin içine çizersek, bir Altın Spiral elde ederiz. Altın Spiral, birçok canlı ve cansız varlığın biçimini ve yapı taşını oluşturur.Buna örnek olarak Ayçiçeği bitkisini gösterebiliriz. Ayçiçeğinin çekirdekleri altın oranı takip eden bir spiral oluşturacak şekilde dizilirler.
Bu karelerin kenar uzunlukları sırasıyla Fibonacci sayılarını verir.
Beş Kenarlı Simetri
Phi'yi göstermenin bir yolu da, basit bir beşgen kullanmaktır. Yani, birbiriyle beş eşit açı oluşturarak birleşen beş kenar. Basitçe Phi, herhangi bir köşegenin herhangi bir kenara oranıdır.

Böylece her iki çizgi de, bir noktadan ikiye bölünmüş olacaktır ve her parça diğeriyle Phi oranı ilişkisi içindedir. Yani AO / OC =Phi, AC / AO = Phi, DO / OB = Phi, BD / DO = Phi. Bir diğeri ile bölünen her köşegende, aynı oran tekrarlanacaktır.

Bu yıldızın içinde, ters duran diğer bir beşgen meydana gelir (yeşil). Her köşegen, başka iki köşegen tarafından kesilmiştir ve her bölüm, daha büyük bölümlerle ve bütünle, Phi oranını korur. Böylece, içteki ters beşgen, dıştaki beşgenle de Phi oranındadır.

Bir beşgenin içindeki beş köşeli yıldız, Pentagram diye adlandırılır ve Pythagoras'ın kurduğu antik Yunan Matematik Okulu'nun sembolüdür. Eski gizemciler Phi'yi bilirlerdi ve Altın Oran'ın fiziksel ve biyolojik dünyamızın kurulmasındaki önemli yerini anlamışlardı
Bir beşgenin köşegenlerini birleştirdiğimizde, iki değişik Altın Üçgen elde ederiz. Mavi üçgenin kenarları tabanı ile ve kırmızı üçgenin tabanı da kenarı ile Altın Oran ilişkisi içerisindedir.

Phi, kendini tekrarlayan bir özelliğe de sahiptir. Altın Orana sahip her şekil, Altın Oranı kendi içinde sonsuz sayıda tekrarlayabilir. Aşağıdaki şekilde, her beşgenin içinde meydana gelen pentagramı ve her pentagramın oluşturduğu beşgeni ve bunun makro kozmik ve mikro kozmik sonsuza kadar Altın Oranı tekrarlayarak devam ettiğini görebiliriz.

Beşgen, Altın Oranı açıklamak için oldukça basit ve iyi bir yöntem olmakla birlikte, bu oranın belirtilmesi gereken çok daha karmaşık ve anlaşılması zor bir takım özellikleri de vardır. Altın Oran daha iyi anlaşıldıkça, biyolojik ve kozmolojik birçok büyük uygulama örnekleri daha iyi görülebilecektir.
Büyük Piramit ve Altın Oran
Yandaki diagram, Altın Oran'ın bir çember yarıçapı üzerinde nasıl bulunabileceğini gösterir. Kenar uzunluğu dairenin yarıçapına eşit olan FCGO karesinin FC kenarının orta noktası olan T'den GO kenarının orta noktası olan A'ya dik çizilen bir çizgi ile ikiye bölünmesinden elde edilen TCAO dikdörtgeninin köşegenini (AC) bir ikizkenar üçgenin kenarlarından biri olarak kabul edip ABC üçgenini oluşturursak, üçgenin yüksekliğini 1 kabul ettiğimizde (ki bu dairenin yarıçapıdır) COB üçgeninin OB kenarı, Altın Oran olan 1.618034 olur.
Bir trigonometrik cetvelden baktığımızda, OCB açısının 31"43' ve dolayısıyla OBC açısınında 58"17' olduğunu buluruz. Yukarıdaki diyagram önemini korumak şartıyla bizi başka bir konstrüksiyona götürür ki, bu belki de Mısır'lı rahiplerce çok daha önemli bulunmuş olabilir.
Yandaki diagramda, üçgenin dik açıya ortak kenarlarından biri yine yarıçapın 0.618034'üdür fakat bu defa 1'e yani yarıçapa eşit olan komşu kenar değil, hipotenüstür. Yine bir trigonometrik tablo yardımıyla, 0.618034'ün karşı açısının 38"10' ve diğer açının da 51"50' olduğunu görürüz. Pisagor Teoremini kullanarak, OD kenarının uzunluğunun da yarıçapın 0.78615'i olduğu görülür.
Bu konstrüksiyonda onu özel yapan iki önemli nokta vardır. Birincisi; ED kenarının uzunluğu (0.618034) OD kenarının uzunluğuna (0.78615) bölünürse sonuç OD kenarının uzunluğuna (0.78615) eşit çıkmaktadır. Trigonometrik ilişkiler açısından bu şu anlama gelmektedir: 38"10' un tanjantı (karşı kenar ÷ komşu kenar), 38"10' un cosinüsüne (komşu kenar ÷ hipotenüs) eşittir. Tersi, 51"50' nin kotanjantı, 51"50' nin sinüsüne eşittir.
İkinci ve belki en önemli husus: OD kenar uzunluğu (0.78615) 4 ile çarpıldığında 3.1446 yı verir ki bu, hemen hemen Pi'ye (3.1416) eşittir. Bu buluş, 38"10' açıya sahip bir dik üçgenin Pi oranı ile Altın Oran fenomeninin çok özel ve ilginç bir kesişimini kapsadığını ortaya koymaktadır.
Kadim Mısır Krallığı döneminin rahipleri bu üçgenin özelliklerinden haberdar mıydılar? Bu diagram Büyük Piramit'in dış hatlarını göstermektedir. Bilinçli olarak ya da değil, bu piramit 38"10' lık bir üçgeni ihtiva edecek biçimde inşa edilmiştir. Yüzeyinin eğimi, çok kesin bir şekilde yerle 51"50' lık açı yapmaktadır. Bu piramit kesitini bir önceki ile kıyaslarsak, BC uzunluğunun yarıçapın 0.618034'ü olduğunu, AB uzunluğunun 0.78615 olduğunu ve AC uzunluğunun 1 yani yarıçap olduğunu görebiliriz.
Keops Piramidi'nin gerçek ölçüleri şöyledir (feet ölçüsünden metreye çevrilmiştir): AB=146.6088m BC=115.1839m AC=186.3852m).
Bu XXX noktadan itibaren işler biraz karmaşık ama çok çok ilginç bir hale gelmektedir.
Görüleceği gibi, BC uzunluğu, piramitin kenar uzunluğunun yarısıdır. Bu nedenle piramitin çevresinin uzunluğu BC x 8 dir. Yani piramitin relatif çevresi 0.618034 x 8 = 4.9443 dür. Yine piramitin relatif yüksekliği 0.78615 in bir çemberin yarıçapı olduğu farzedilirse bu çemberin uzunluğu (çevresi) yine 4.9443 olacaktır.
Bu beklenmedik uyum şu şekilde gerçekleşmektedir:
1)38"10'lık üçgene gore 0.618034 ÷ 0.78615 = 0.78615 dir (yukarıda bahsedilmişti). Demek ki, 8 x 0.618034 olarak belirlenen piramit çevresi 8 x 0.78618 x 0.78615 şeklinde de gösterilebilir.
2)Yine yukarıda, 4 x 0.78615 in Pi (Π) ye çok yakın bir değer verdiğini söylemiştik. Demek ki 2Π' nin de 8 x 0.78615 e çok yakın bir değer olduğu görülür. Böylelikle, yarıçapı 0.78615 olan bir dairenin çevresi şu şekilde ifade edilebilir: C=2πr= (8 x 0.78615) x 0.78615
Bundan şu sonuç çıkmaktadır: Büyük Piramit, yatay bir düzlem üzerinden ölçüm yapıldığında sahip olduğu kare şeklindeki çevre uzunluğunun aynına, düşey bir düzlem üzerinde yapılan ölçümde de bu defa daire şeklinde olmak üzere sahiptir.
Birkaç ilginç bilgi olmak kaydıyla şu gerçeklere de kısaca bir göz atalım: Keops Piramidi'nin gerçek taban kenar uzunluğunun (230.3465m) 8 katı ya da çevre uzunluğunun iki katı, boylamlar arasındaki 1 dakikalık açının ekvatordaki uzunluğunu vermektedir. Piramitin kenar uzunluğunun, ekvatordaki 1 dakikalık mesafenin 1/8 ine eşit olması ve piramit yüksekliğinin 2 nin 1/8 ine eşit olması korelasyonunu irdelememiz, örneklemeyi evrensel boyutlara taşıdığımızda, dünya ile evrenin Pi ve Altın Oran sabitlerinin ilişkilerini algılamada küçük bir girişim, samimi bir başlangıç sayılabilir.
Şunu akılda tutmak gerekir ki; piramitin kenar uzunluğunun 230.3465m olması tamamen tesadüf de olabilir. Fakat karşılıklı ilişkiler yenilerini doğuruyor ve bunlara yenileri ekleniyorsa, bu korelasyonların kasti düzenlenmiş olduğu ihtimali de ciddi olarak dikkate alınmalıdır.
Altın Oran ile İlgili Tartışmalı Gözlemler
- Çok sayıda hayvanın (insanlar dahil) vücudundaki, ayrıca yumuşakça ve kafadanbacaklıların kabuklarındaki bazı spesifik oranların altın orana uyduğu iddia edilmiştir, ancak gerçekte bu spesifik oranlar tür içinde bireyden bireye büyük çeşitlilik göstermektedir ve genelde söz konusu oran altın orandan belirgin olarak farklıdır.
- Çeşitli bitki türlerinde çeşitli vücut kısımlarının oranlarının (daldaki yaprak sayısı, çiçeklerin içindeki geometrik fügürlerin yarıçapları vs.) altın orana uyduğu iddia edilmiştir. Ancak gerçekte türler ve bireyler arasında belirgin mevsimsel, iklimsel ve genetik varyasyonlar bulunmaktadır. Bazı türlerin bazı bireylerinin belli yaşam dönemlerinde altın orana uyan oranlar gözlenebilmekle birlikte, bu türlerin hiç birinde vücut kısımları arasında devamlı bir sabit oran bulunmamaktadır...
Zenon'un Paradoxu
ZENO'NUN 1. PARADOKSU (DICHOTOMY):
Bir nesnenin d yolunu alabilmesi için önce o yolun d/2 sini gitmesi gerekir. Ancak d/2 sini gitmeden önce d/4 ünü gitmesi gerekir. d/4 ünü gitmeden önce d/8 ini gitmesi gerekir vs. Bu dizi sonsuza kadar uzatılabilir. Öyleyse bir yolun tamamını gitmek sonsuz sayıda hamle ile mümkündür. O halde d uzunluğunda bir yol gidilemez.
Bu paradoksun fiziksel çözümü kuantum fiziğinin belirsizlik ilkesini beklemek zorunda kalmıştır. Bir uzunluktan sonra, yarı yollardaki belirsizlik ihmal edilemeyecek kadar büyük olacaktır. Yarı yolun fiziksel bir anlamı olmayacaktır.
Matematiksel çözümü cebiri ve gibi sonsuz geometrik serilerin yakınsadığının kanıtlanmasını beklemiştir. Gittikçe kısalan yarı yolları almak için geçen zaman da git gide kısalmaktadır ve bunlar birbirini telafi eder.
ZENO'NUN 2. PARADOKSU (AŞİL VE KAPLUMBAĞA PARADOKSU):
Kaplumbağa yarışa d1 kadar önden başlamış olsun. Aşil'in ona yetişebilmesi için önce d1 yolunu almış olması gerekir, ancak bu sırada kaplumbağa d2 kadar ilerlemiş olur. Aşil önce bu d2 yolunu almalıdır, ancak kaplumbağa d3 kadar uzaklaşmış olacaktır. Bu böylece devam ederse Aşil'in kaplumbağaya asla yetişemeyeceği anlaşılır. Ancak Aşil kaplumbağaya yetişir ve onu geçer. Bu bir paradoks.
Bu paradoksun çözümü de yukarıdaki gibidir.
ZENO'NUN 3. PARADOKSU (OK PARADOKSU):
Uçuş halindeki bir ok herhangi bir anda anlık olarak durgun bir konumdadır. Ancak tam o anda aynı konumdaki hareketsiz sabit bir oktan ayırt edilemez, öyleyse okun hareketi nasıl algılanıyor?
12 Ekim 2008 Pazar
t h e b a t t l e o f p e l e n n o r f i e l d s
t h e b a t t l e o f p e l e n n o r f i e l d s
Frodo: No! No! Give it to me. You shan't have the Precious! Thief! Thief! It's mine - the Precious is mine! Mine![Sam cries]
Frodo: Oh, Sam! Sam, what have I said? What have I done? Oh, after all you've done for me. Forgive me! It's the terrible power of the Ring. I wish it had never, never been found!
Sam: Sir...
Frodo: But don't mind me, Sam. I must carry the burden to the end. I... it can't be altered. You can't come between me and this doom.
Sam: That's all right, Mr. Frodo. I - I understand. But I can still help, can't I?
Frodo: Oh, yes, Sam.
Sam: I've got to get you out of here at once, see! B - but first you'll want some clothes and gear.
Frodo: Yes.
Sam: As we're in Mordor, we'd best dress up Mordor-fashion; and anyway there isn't no choice. It'll have to be orc-stuff for you, Mr. Frodo, I'm afraid. I'll scout round and see what I can lay my hands on. After all that killing, there shouldn't be any shortage of gear.
Frodo: All right, Sam.
- - - - -
[They rummage with the orc-gear]
Frodo: Sam, this is digusting, dirty stuff. Ugh!
Sam: There's nothing else for it, Mr. Frodo. Now put this black cap on.
[They laugh]
Frodo: Eh...
Sam: It's got the Evil Eye on it.
Frodo: Yes.
Sam: You see? It fits. Perfect little orc! At least you would be if we could cover your face with a mask, give you longer arms and make you bow-legged. But this cloak will cover some of the tell-tales.
[Frodo wraps the cloak around himself]
Frodo: Ugh!
Sam: Now. You're ready?
Frodo: Yes. But - but what about you, Sam?
Sam: Oh, well, Mr. Frodo. I... I'd best not leave any of my stuff behind and we can't destroy it. I'll just have to cover up. An orc-helm and a cloak will serve my purpose well-enough, I reckon.
Frodo: But... but how are we going to get out?
Sam: Well, I reckon the orcs have taken care of themselves. And as for the Watchers at the gate, the Lady's star-glass got me in, so I guess it'll get us out. And then it's the road for Mount Doom.
- - - - -
Narrator: They passed through the gate. And again, it gave its terrible warning. In the far distance, still many leagues away, lay Orodruin, the Mountain of Fire. There Sauron had once had his dwelling place, and there, in the Fire that welled from the heart of the earth, he had forged the One Ring, the Ruling Ring.
Sam: Well, there it is, Mr. Frodo. We'd best be on our way there.
[A Nazgûl screams above them. Sam gasps]
Sam: Run, Mr. Frodo! Quick!
[They break into a run]
Frodo: It must have heard the alarm from the Watchers.
Sam: Oh, the hunt'll be up now, and no mistake.
Frodo: Yes.
Sam: Well, let's get on.
Frodo: No! This won't do, Sam. If we were real orcs, we ought to be dashing back to the Tower, not running away. The first enemy we meet will know us. We must get off this road somehow.
Sam: With a cliff on one side and a precipice on the other, we'd need wings.
Frodo: Not quite. Look! Do you see? There's a bridge a little way ahead. We'll slip off the road there, then down into the valley, and turn northward as soon as we can.
- - - - -
Frodo: Oh, Sam.
[They are out of breath]
Frodo: Sam, we cannot hope to go much further.
Sam: Well, now, now, Mr. Frodo. Don't you go despairing. We'll manage.
Frodo: Will we, Sam?
[He laughs grimly]
Frodo: I wish I felt so sure. I wonder how long it will be before we are caught and all the toiling and the slinking will be over, and in vain.
Sam: Well, we really ought to press on, Mr. Frodo.
Frodo: Yes, Sam. We ought. Oh, and you must keep the Lady Galadriel's glass. I - I have nowhere to hold it now, except in my hand, and I shall need both hands in this blind night.
Sam: Very well, Mr. Frodo. I - I'll keep it safe.
Frodo: Sam, will you take Sting as well?
[He brings out the sword]
Frodo: No, no, no - I give it to you.
Sam: Yes...
Frodo: I have an orc-blade, but I don't think it will be my part to strike any blow again.
Sam: Mr. Frodo, have you any notion how far there is still to go?
Frodo: No, I haven't! Sam, in Rivendell before we set out, I - I was shown a map of Mordor that was made before the Enemy came back here; but I - I only remember it vaguely. Even if all goes well, we could hardly reach the Mountain in a week. I am afraid, Sam, that the burden will get very heavy, and I shall go still slower as we get nearer.
Sam: That's just as I feared. Well, to say nothing about water, we've got to eat less, or else move a bit quicker, at any rate while we're still in this valley. One more bite and all the food's ended, save the Elves' waybread.
Frodo: I'll try and be a bit quicker, Sam! Oh... come on, then. Let's start another march.
- - - - -
Narrator: In the chamber of the White Tower of Gondor, Faramir lay upon his bed, wandering in a desperate fever; and by him his father sat, and said nothing, but watched, and gave no longer any heed to the defence.
[Footsteps approach]
Beregond: My lord! My lord. My Lord Denethor!
Denethor: I gave orders that none should disturb me.
Beregond: The first circle of the City is burning, lord. Men cry out for the lord of the City.
Denethor: I will not come down. I must stay beside my son. He might still speak before the end.
Beregond: But what are your commands?
Denethor: Ask of Mithrandir.
Beregond: But you are still the Lord and Steward. Not all will follow Mithrandir. Men are flying from the walls and leaving them unmanned.
Denethor: Why? Why do the fools fly? Better to burn sooner than late, for burn we must. Go back to your bonfire!
Beregond: And you, my lord?
Denethor: I will go now to my pyre. To my pyre! No tomb for Denethor and Faramir. No tomb! No long slow sleep of death embalmed. We will burn like heathen kings before ever a ship sailed hither from the West. The West has failed. Go back and burned! Leave me!
Beregond: My lord.
[His footsteps leave the chamber]
Denethor: Faramir's hand is fevered. He is burning, already burning. The house of his spirit crumbles. Come hither, Peregrin!
Pippin: My lord?
Denethor: Farewell, Peregrin son of Paladin! Your service has been short, and now it is drawing to its end. I release you from the little that remains. Go now, and die in what way seems best to you. And with whom you will, even that wizard friend whose folly brought you to this death. Send for my servants and then go. Farewell!
Pippin: I will not say farewell, my lord. I will take your leave, for I want to see Gandalf very much indeed. But he is no fool; and I will not think of dying until he despairs of life. But from my word and your service I do not wish to be released as long as I live. And if the enemy comes at last to the Citadel, I hope to be here and stand beside you and earn perhaps the arms that you have given me.
Denethor: Do as you will, Master Halfling. But my life is broken. Send for my servants! They shall bear my son to the vaults of my ancestors. There we shall perish together on a singly pyre. Farewell!
Pippin: By your leave, lord.
[Pippin's footsteps leave the chamber]
Pippin: Poor Faramir! Where can I find Gandalf? In the thick of things, I suppose; oh, and he will have no time to spare for dying men or madmen. But find him I must!
- - - - -
Narrator: Ever since the middle night the great assault had gone on. To the north and to the south company upon company of the enemy pressed to the walls. It was against the Gate that they would throw their heaviest weight. Very strong it might be, wrought of steel and iron, and guarded with towers and bastions of indomitable stone, yet it was the key, the weakest point in all that high and impenetrable wall. In the first faint light of dawn, great engines crawled across the field; and in the midst was a huge ram, great as a forest-tree a hundred feet in length, swinging on mighty chains. Long had it been forging in the dark smithies of Mordor, and its hideous head, founded of black steel, was shaped in the likeness of a ravening wolf. Grond they named it, in memory of the Hammer of the Underworld of old. Great beasts drew it, orcs surrounded it, and behind walked mountain-trolls to wield it.
[A single horseman's footsteps are heard riding on the field]
Narrator: Over the hills of slain, a hideous shape appeared: a horseman, tall, hooded, cloaked in black. He halted and held up a long, pale sword.
[Drums beat. The mountain-trolls groan in effort]
Narrator: With a vast rush, Grond was hurled forward by huge hands. It reached the Gate.
[The trolls groan. Grond slams against the Gate]
Lord of the Nazgûl: Again.
[The trolls groan. Grond again hits the Gate]
Lord of the Nazgûl: Again.
[The trolls groan and Grond smashes the Gate. Many orc-voices cheer. The horseman approaches]
Narrator: In rode the Lord of the Nazgûl. A great black shape against the fires beyond, he loomed up, grown to a vast menace of despair. In rode the Lord of the Nazgûl, under the archway that no enemy yet had passed, and all fled before his face. All save one.
Gandalf: You cannot enter here! Do you not see that Dawn is at hand? Go back to the abyss prepared for you. Go back! Fall into the nothingness that awaits you and your master. Go!
[The Lord of the Nazgûl laughs coldly]
Lord of the Nazgûl: Old fool! Old fool! This is my hour. Do you not know Death when you see it? Die now and curse in vain!
[A clear horn is blown in the distance]
Gandalf: The horns of the Rohirrim! Théoden is come at last!
[The Lord of the Nazgûl screams in anger as he retreats]
Narrator: The darkness was breaking too soon; before the date that his master had set for it. Victory was slipping from his grasp even as he stretched out his hand to sieze it. But his arm was long. King, Ringwraith, Lord of the Nazgûl, he had many weapons. He left the Gate and vanished.
Gandalf: Turn back...
[A horn cries]
Gandalf: ...lord of darkness! Flee from the Gate of the City whose gates you were never destined to enter. The Riders of Rohan are come!
Pippin: Gandalf! Gandalf!
Gandalf: What are you doing here? Your place is with Denethor.
Pippin: He sent me away. But I am frightened! Something terrible may happen up there. Denethor's out of his mind, I think. I'm afraid he will kill himself and kill Faramir too! Oh, can't you do something?
Gandalf: I must go. The Black Rider is abroad and he will yet bring ruin on us. I have no time.
Pippin: But Faramir! He's not dead and they'll burn him alive if someone doesn't stop them.
Gandalf: Burn him alive? What is this tale? Be quick!
Pippin: Denethor has gone to the tombs, and he has taken Faramir, and he says we're all to burn and he will not wait, and they are to make a pyre and burn him on it...
Gandalf: Ah!
Pippin: ...and Faramir as well. Oh, can't you save Faramir?
[Gandalf sighs]
Gandalf: Maybe I can. But if I do, then others will die, I fear. Well, I must come, since no other help can reach him. But evil and sorrow will come of this. Even in the heart of our stronghold, the Enemy has power to strike us. For his will it is that is at work. Let us go, and quickly.
[A horn of Rohan again is blown]
- - - - -
Narrator: And so King Théoden and the last of the Rohirrim came to Minas Tirith, to the Pelennor Fields. It was a great battle, afterwards told in many a song in the feast-hall of Meduseld.
[A voice sings:
We heard of the horns in the hills ringing,
the swords shining in the South-kingdom.
Steed went striding to the Stoningland
as wind in the morning. War was kindled. ]
[Many horses gallop across the field]
Théoden: The Gate is broken, but the enemy has fallen back. There is not a moment to lose. Éomer, lead your company to the Gate to secure its defence and destroy the siege-engines.
[Éomer draws his sword]
Éomer: I go, my lord!
[He rides away]
Théoden: Where is the captain of the enemy?
Dernhelm: There! Where the banner with its black serpent flies in the wind. He's seen you! He spurs towards you!
Théoden: And we shall advance to meet him. Now, Snowmane! You have ridden hard and long. But bear me now against the adversary. Ride with me, Dernhelm!
[Snowmane neighs]
[A voice sings:
Like fire in a furnace they drove through the bowmen;
Théoden Thengel's son, where the press was thickest.
Shivered his spear as he struck down the Southrons. ]
[Men fight around them]
Théoden: Die, treacherous Haradrim! Captain of the Host of Mordor!
Dernhelm: Beware, my lord! This is not the captain!
[A Nazgûl screams]
Dernhelm: Behold! He comes!
[The men quail and cry out]
[A voice sings:
Came like a cloud, the creature of darkness,
Nazgûl the naked with neither quill nor feather,
Steed of the Morgul-king, mightiest in Mordor. ]
[The winged beast screams]
Lord of the Nazgûl: Yield, dotard king. The hour of thy doom has come. Throw down your sword.
Théoden: To me! To me! Up Eorlingas! Fear no darkness!
[The Nazgûl screams again]
[A voice sings:
Snowmane, the king's steed, started and reared high,
Crashed to the ground with the king crushed beneath. ]
[The Lord of the Nazgûl laughs]
Théoden: Help me, for I am dying.
Dernhelm: Merry, on your feet! I must defend the king!
Merry: I will stand by you, Dernhelm.
[The Lord of the Nazgûl laughs again, loudly and coldly]
Merry: But I am very frightened, king's man or no king's man. Oh, no! That terrible thing is coming again!
[The winged beast screams]
Dernhelm: Begone, foul dwimmerlaik, lord of carrion! Leave the dead in peace!
Lord of the Nazgûl: Come not between the Nazgûl and his prey! Or he will not slay thee in thy turn. He will bear thee away to the houses of lamentation, beyond all darkness, where thy flesh shall be devoured, and thy shrivelled mind be left naked to the Lidless Eye.
[A sword is drawn]
Dernhelm: Do what you will; but I will hinder it, if I may.
Lord of the Nazgûl: Hinder me? Thou fool. No living man may hinder me!
[Dernhelm laughs]
Dernhelm: Behold my face, lord of darkness.
[The sound of a helm being cast away is heard]
Éowyn: No living man am I! You look upon a woman. Éowyn I am, Éomund's daughter. You stand between me and the king, my kinsman. Begone, if you be not deathless! For living or dark undead, I will smite you, if you touch him.
[The Nazgûl screams at her]
Merry: Éowyn! She must not die! At least she will not die unaided!
[The beast screams]
Éowyn: Die, beast of Angmar!
[Éowyn strikes at the winged creature, whose screaming voice trails away. It's lifeless wings beat the earth and crumple]
Lord of the Nazgûl: You have killed my steed. Then prepare to feel my anger, woman of Rohan! Die!
[The Witch-king strikes her with his mace. She cries out]
Éowyn: Merry! Help me!
Lord of the Nazgûl: You who fight in battle like a man, die like a man.
Merry: No!
Lord of the Nazgûl: A Halfling? You sting like a gnat.
Merry: Éowyn, strike now!
Éowyn: Then die!
[Éowyn drives her sword into the Witch-king, who screams. A sudden wind rises and carries his voice away]
Merry: H - he's gone! There is nothing there but a crown and an empty cloak. The Nazgûl-king is destroyed!
Éowyn: Merry... look to the king, your master.
[Merry crawls]
Merry: Théoden, my lord!
Théoden: Farewell, Master Holbytla! My body is broken. I go to my fathers. And even in their mighty company I shall not be ashamed. A grim morn, and a glad day, and a golden sunset!
Merry: Oh, forgive me, lord, if I broke your command, and yet have done no more in your service than to weep at our parting.
Théoden: Do not grieve!
[Merry cries]
Théoden: It is forgiven. Great heart will not be denied. Live now in blessedness; and when you sit in peace with your pipe, think of me!
[He laughs quietly]
Théoden: For never now shall I sit with you in Meduseld, as I promised, or listen to your herb-lore. Where is Éomer? For my eyes darken, and I would see him ere I go. He must be king after me. And I would send word to Éowyn. She would not have me leave her behind, and - and now I see her not again, dearer than daughter.
Merry: Lord, lord, she is -
[A horse approaches and comes to a stop]
Éomer: How is it with the king?
Merry: You come in good time, my lord!
Éomer: Oh, Théoden! My king!
Théoden: King no longer, Éomer. Take thou my standard.
Éomer: Oh...
Théoden: Hail Éomer-king!
[The surrounding men cry: "Éomer-king!"]
Éomer: Let his knights remain here, and bear his body in honour from the field, lest the battle ride over it!
[A voice sings:
Then said Éomer: "Mourn not yet! Mighty was the fallen,
meet was his ending. When his grave-mound is raised,
great shall be the weeping. But war calls us now!" ]
Merry: My lord, Éomer! Your sister, Éowyn.
Éomer: Éowyn, Éowyn! How came you here? What madness or devilry is this? Death, death, death! Death take us all! Death! Ride, ride to ruin and the world's ending!
[The men cry: "Death! Death!"]
- - - - -
[A voice sings:
Dark was the doom that fell upon Denethor:
the end of his House and the high host of Gondor,
fortune had failed him and fighting was vain now.
So in despair, he runs to destruction,
heaps up a pyre for his son and himself;
longs to destroy the last of the Stewards. ]
Gandalf: What is this, my lord Denethor? The houses of the dead are no places for the living. Put out your torches!
Denethor: Since when has the Lord of Gondor been answerable to thee, Mithrandir? And may I not command my own servants?
Gandalf: You may. But others may contest your will, when it is turned to madness and evil. Where is your son, Faramir?
Denethor: He lies within, burning, already burning. They have set a fire in his flesh. But soon all shall be burned. The West has failed. It shall all go up in a great fire, and all shall be ended. Ash! Ash and smoke blown away on the wind!
Gandalf: Where is Faramir?
Denethor: In the room beyond, on the pyre of death.
Gandalf: Stand aside, Steward of Gondor!
- - - - -
Narrator: There they found Faramir, still dreaming in his fever, lying upon a table. Wood was piled under it, and all was drenched with oil, even the garments of Faramir. But as yet, no fire had been set to the fuel.
[Faramir moans in his sleep]
Gandalf: Faramir.
Faramir: Father... did I do right?
Denethor: Do not take my son from me!
Faramir: Father!
Denethor: He calls for me.
Gandalf: He calls, but you cannot come to him yet. For he must seek healing on the threshold of death, and maybe find it not. Take him from the pyre!
[Denethor groans. Footsteps approach to carry out Gandalf's orders]
Gandalf: Whereas your part, Lord Steward, is to go out to the battle of your City, where maybe death awaits you. This you know in your heart.
Denethor: He will not wake again. Battle is vain. Why should we wish to live longer? Why should we not go to death side by side?
Gandalf: Authority is not given to you, Steward of Gondor, to order the hour of your death. And only the heathen kings, under the authority of the Dark Power, did thus, slaying themselves in pride and despair, murdering their kin to ease their own death.
Denethor: Pride and despair!
[He laughs]
Denethor: Do you see this, Mithrandir?
Pippin: The stone! The stone!
Gandalf: The stone of Anor!
Denethor: A palantír. Didst thou think that the eyes of the White Tower were blind? Nay, I have seen more than thou knowest, Grey Fool. For thy hope is but ignorance. Go then and labour in healing! Go forth and fight! Vanity. For a little space you may triumph on the field, for a day. But against the Power that now arises there is no victory. To this City only the first finger of its hand has yet been stretched. All the East is moving. And even now the wind of thy hope cheats thee and wafts up Anduin a fleet with black sails. The West has failed. It is time for all to depart who would not be slaves.
Gandalf: Such counsels will make the Enemy's victory certain indeed.
Denethor: Hope on then! Do I not know thee, Mithrandir? Thy hope is to rule in my stead, to stand behind every throne, north, south, or west. I have read thy mind and its policies. Do I not know that you commanded this halfling here to be silent? That you brought him hither to be a spy in my very chamber? And yet in our speech together I have learned the names and purpose of all thy companions. So! With the left hand thou wouldst use me as a shield against Mordor, and with the right bring up this Ranger of the North, who claims the kingship, to supplant me.
Gandalf: He is the king.
Denethor: I say to thee, Gandalf Mithrandir, I will not be thy tool! I am Steward of the House of Anárion. I will not step down to be the dotard chamberlain of an upstart. Even were his claim proved to me, still he comes but of the line of Isildur. I will not now bow to such a one, last of a ragged house long bereft of lordship and dignity.
Gandalf: What then would you have, if your will could have its way?
Denethor: I would have things as they were in all the days of my life, and in the days of my longfathers before me: to be the Lord of this City in peace, and leave my chair to a son after me, who would be his own master and no wizard's pupil. But if doom denies this to me, then I will have naught: neither life dimished, nor love halved, nor honour abated.
Gandalf: To me it would not seem that a Steward who faithfully surrenders his charge is diminished in love or honour. And at the least you shall not rob your son of his choice while his death is still in doubt.
Denethor: The choice is not thine, Mithrandir. Come hither, my servants!
[They approach]
Gandalf: Hold still!
Denethor: They are not yours to command. Nor is the palantír of Minas Tirith in which I have seen our doom. Bring me fire! Light the pyre of Denethor.
[The servants approach with flickering torches]
Gandalf: Denethor!
Denethor: You have robbed me of my son, Gandalf.
[The pyre begins to burn around him]
Denethor: But in this, at least, thou shalt not prevent my rule. I will rule my own end!
Narrator: Wreathed in fire and smoke he took up the staff of stewardship and broke it on his knee and perished in the flames, clutching the palantír to his breast. And it was said that ever after, if any man looked into that stone, unless he had great strength of will to turn it to other purpose, he saw only two aged hands withering in flame.
[A voice sings:
Lamps were burning bright in Gondor.
Death came to Denethor; his doom fulfilling,
Faramir brought they forth from the pyre
to the House of Healing, for help of his wounds. ]
- - - - -
[A voice sings:
In the Field of Pelennor, fate turned against them;
Gondor's fortune failed in the morning;
monstrous ships in the middle distance,
wonder and fear and the watchers crying. ]
Voice: The Corsairs of Umbar! The Corsairs of Umbar! Look! The black sails of the Corsairs!
[The men fighting on the field despair]
Voice: Another enemy is upon us!
Voice: The pirates from the South are coming!
Voice: The pirates of Umbar have joined with the forces of Mordor!
Voice: We are lost! This is the last stroke of doom!
Voice: Back to the walls! Back to the walls!
Voice: Come back to the City before all are overwhelmed!
Éomer: Rally, men of Rohan! Rally to me!
[A horn is blown]
Éomer:
Out of doubts, out of dark to the day's rising
I came singing out of the sun, sword unsheathing.
[He pulls out his sword]
Éomer:
To hope's end I rode and to heart's breaking:
Now for wrath, now for ruin and a red nightfall!
Voice: The pirates, Lord Éomer!
Voice: See the black-sailed ships of Umbar!
Éomer: Let them come! Let all who are against us come, that we might know them face to face!
Voice: See, my lord Éomer! Their banner! They bear not the banner of the Corsairs!
Aragorn: Take heart, men of Gondor! Take heart, men of Rohan!
Éomer: Hope beyond hope comes to us now in the hour of doom. It is Aragorn son of Arathorn, returned from the Paths of the Dead!
Aragorn: On the wind of the sea, I come!
[The men cry out in joy]
Voice: Isildur's heir returns!
Gimli: And with him, Gimli Glóin's son!
Legolas: And Legolas the Elf! With bow and axe we come!
Aragorn: And Andúril is drawn for Gondor.
[A horn cries. The men cheer]
Aragorn: Thus we meet again, Éomer.
Éomer: Twice blessed is help unlooked-for, and never was a meeting of friends more joyful. Nor indeed more timely, for you come none too soon, Lord Aragorn. Much loss and sorrow has befallen us.
Aragorn: Then let us avenge it, ere we speak of it!
[A voice sings:
Death in the morning and at day's ending
lords took and lowly. Long now they sleep
under grass in Gondor by the Great River.
Grey now as tears, gleaming silver,
red then it rolled, roaring water:
foam dyed with blood flamed at sunset;
as beacons mountains burned at evening;
red fell the dew in Rammas Echor. ]
- - - - -
[Men moan. Merry gasps painfully]
Pippin: Merry! Merry, oh, thank goodness I have found you!
Merry: Oh, Pippin! Pippin!
Pippin: Yes! Yes, it's all right, Merry.
Merry: But where are King Théoden and Éowyn?
Pippin: They have been taken up into the Citadel. I think you must have fallen asleep on your feet and taken the wrong turning. When we found that you were not with them, Gandalf sent me to look for you, and - oh, how glad I am to see you again! Oh, but you are worn out, and I won't bother you with any talk. But - but tell me, are you hurt, or wounded?
Merry: No. Well, no, I don't think so. But I can't use my right arm, Pippin. Not since I stabbed the - since I stabbed the Nazgûl. My sword burned all away like wood.
Pippin: Well, you had better come with me as quick as you can. Oh, I wish I could carry you! You aren't fit to walk any further. They shouldn't have let you walk at all; but you must forgive them. So many dreadful things have happened in the City, Merry, that one poor hobbit is easily overlooked.
Merry: Oh, it's not always a misfortune being overlooked. I was overlooked just now by - no, no, I can't speak any more of it.
Pippin: Yes.
Merry: Help me, Pippin!
Pippin: Yes!
Merry: It's going all dark again, and my arm is so cold.
Pippin: All right! Lean on me, Merry lad! Come on, now! Foot by foot. It's not far.
Merry: Are you going to bury me?
Pippin: No, indeed, no! We are going to the Houses of Healing.
- - - - -
Ioreth: It grieves me, Master Gandalf, that our leech-craft cannot withstand this evil.
Gandalf: Evil indeed, it is, Ioreth. And the malady lies heavily on the halfling and the Lady of Rohan. For they are fast falling down into the darkness, and a grey shadow is creeping upon their faces.
Ioreth: And poor Lord Faramir! He burns still with fever. Alas! If he should die. Oh, would that there were kings in Gondor, as there were once upon a time, they say! For it is said in old lore: The hands of the king are the hands of a healer. And so the rightful king could ever be known.
Gandalf: Men may long remember your words, Ioreth! For there is hope in them.
Ioreth: Oh?
Gandalf: Maybe a king has indeed returned to Gondor.
- - - - -
Narrator: As the sun went down, Aragorn and Éomer drew near to the City with their captains and their knights.
[Horse-hooves walk swiftly]
Aragorn: Behold the sun setting in a great fire! It is a sign of the end and fall of many things, and a change in the tides of the world.
Éomer: Go we into the City now?
Aragorn: The City and realm has rested in the charge of the Stewards for many long years, so I will not enter in, nor make any claim, until it be seen whether we or Mordor shall prevail.
Éomer: But already you have raised the banner of the Kings of Gondor on the fields of Pelennor and defeated our adversaries.
Aragorn: No, Éomer. I deem the time unripe. For although we have won a victory, it is not yet the final one. Men shall pitch my tents upon the field, and here I will await the welcome of the Lord of the City.
Éomer: Then with your leave, Aragorn, I will go and pay tribute to the fallen, and look once more upon the faces of King Théoden and my sister, Éowyn.
Aragorn: Go, Éomer, and find ease for the burden on your heart.
- - - - -
[Éomer's footsteps are heard]
Éomer: Gandalf, I seek the Lady Éowyn. Where is she?
Gandalf: She lies within, and is not dead.
[Éomer sighs with relief]
Gandalf: But she is near to death. So too is Meriadoc the Halfling and the Steward of Gondor.
Éomer: What aileth the Lord Denethor, for he did not fight in the battle?
Gandalf: Denethor has departed and his House is in ashes. Faramir is now Steward of Gondor, but has taken grievous hurt.
Éomer: Should we not send for the Lord Aragorn?
Aragorn: He is come.
[His footsteps approach]
Aragorn: I have come because Gandalf begs me to do so.
Gandalf: I did so because it is only in your coming that any hope remains for the sick that lie in this House. Thus spake Ioreth, wise woman of Gondor: The hands of the king are the hands of a healer. And so shall the rightful king be known.
- - - - -
Aragorn: Good woman, you have store in this House of the herbs of healing?
Ioreth: Yes, lord, though not enough, I reckon, for all that will need them. But we do our best in this House with what we have, as I am sure your lordship will see.
Aragorn: I will judge that, Ioreth, when I see. One thing is short -
Ioreth: But you really...
Aragorn: ...time for speech! Have you athelas?
Ioreth: I do not know it, lord, at least not by that name. But I will go and ask the herb-master; he knows all the old names.
Aragorn: It is called kingsfoil, and maybe you know it by that name...
Ioreth: Oh!
Aragorn: ...for so the country-folk call it in these latter days.
Ioreth: That! Well, if your lordship had named it at first I could have told you. No, we've none of it, I'm sure. Why, I have never heard that it had any great virtue; and indeed I have often said to my sisters when we came upon it growing in the woods: "Kingsfoil," I said, "tis a strange name, and I wonder why 'tis called so; for if I were a king, I would have plants more bright in my garden." Still it smells sweet when bruised, does it not? If sweet is the right word: wholesome, maybe, is nearer.
Aragorn: Wholesome verily. And now, dame, if you love the Lord Faramir, run as quick as your tongue...
[Ioreth walks swiftly out of the room]
Aragorn: ...and get me kingsfoil, if there be a leaf in the City!
- - - - -
Ioreth: I have it, Sir! Kingsfoil; six leaves, but not fresh, I fear. It must have been culled two weeks ago at least. I hope it will serve, Sir?
Aragorn: It will serve, Ioreth. It will serve. Pour the hot water.
[Water is poured into a basin]
Aragorn: Now, I take the leaves and breathe upon them.
[Aragorn sighs softly over the leaves]
Aragorn:
When the black breath blows
and death's shadow grows
and all lights pass,
come athelas! Come athelas!
Life to the dying
In the king's hand lying!
And then, I crush them.
[He crushes the leaves]
Aragorn: And cast them upon the water. Faramir! Faramir!
Faramir: My lord, you called me. I come. What does the king command?
Aragorn: Walk no more in the shadows, but awake! You are weary. Rest a while, and take food, and be ready when I return.
Faramir: I will, lord. For who would lie idle when the king has returned?
Aragorn: Farewell then for a while! I must go to others who need me.
[Aragorn walks away]
Ioreth: There! So it is the king! What did I say? The hands of a healer, I said.
- - - - -
Aragorn: Here is a heavy blow indeed, for alas! The Lady Éowyn was pitted against a foe beyond the strength of her mind and body. She is a fair maiden, fairest lady of a house of queens. And yet I know not how I should speak to her.
Éomer: What mean you, Aragorn?
Aragorn: When first I looked on her and perceived her unhappiness, it seemed to me that I saw a white flower standing straight and proud, shaped as a lily, and yet I knew that it was hard, as if maybe a frost had turned its sap to ice. Her malady begins far back before this day, does it not, Éomer?
Éomer: I marvel that you should ask me, lord. For though I hold you blameless in this matter, I knew not that Éowyn was touched by any frost until she first looked upon you.
Aragorn: I saw also what you saw, Éomer. Few other griefs amid the ill chances of this world have more bitterness and shame for a man's heart than to behold the love of a lady so fair and brave that cannot be returned.
Éomer: But what can be done for her now?
Aragorn: I have, maybe, the power to heal her body, and to recall her from the dark valley. But to what will she awake: hope, or forgetfulness, or despair, I do not know. And if to despair, then she will die, unless other healing comes which I cannot bring. Awake, Éowyn Éomund's daughter! Lady of Rohan, awake! For your enemy has passed away! The shadow is gone and all darkness is washed clean!
[Éowyn stirs in her sleep, but does not wake]
Aragorn: You must call her, Éomer, for she loves you more truly than me. For you she loves and knows as sister does brother, but in me she loves only a shadow and a thought. With you I leave her, and you must call her.
[Aragorn steps out of the chamber]
Éomer: Éowyn, Éowyn!
Éowyn: Éomer!
[Éomer sighs]
Éowyn: Oh, what joy is this? How long have I been dreaming?
Éomer: Not long, my sister. But think no more on it!
Éowyn: I am strangely weary. I must rest a little. But tell me, what of the Lord of the Mark?
Éomer: He is dead, but he bade me say farewell to Éowyn, dearer than daughter. He lies now in great honour in the Citadel of Gondor.
Éowyn: And what of the king's esquire, the halfling?
Gandalf: He lies nearby, Lady.
[His footsteps approach]
Gandalf: And I will go to him.
Éowyn: Éomer, you shall make him a knight of the Riddermark, for he is valiant!
Éomer: Indeed he is. And the valiant shall recieve his reward.
Gandalf: Éomer shall stay here for a while, but do not speak yet of war or woe, until you are made whole again. Great gladness it is to see you wake again to health and to hope.
Éowyn: To health? It may be so. At least while there is an empty saddle of some fallen Rider that I can fill, and there are deeds to do. But to hope? I do not know.
- - - - -
Gandalf: Come, Pippin. Let us see how your friend fares.
Pippin: Poor Merry! Aragorn, is he going to die?
Aragorn: Do not be afraid. I came in time, and I have called him back. He is weary now, and grieved, and he has taken a hurt like the Lady Éowyn, by daring to smite that deadly thing. But these evils can be amended, so strong and so gay a spririt is in him. His grief he will not forget; but it will not darken his heart. It will teach him wisdom. Awake, Meriadoc!
[Merry stirs and yawns]
Merry: Oh, I'm hungry. What time is it?
Pippin: Past supper-time now, though I daresay I could bring you something, if they'll let me.
Gandalf: They will indeed. And anything else that this Rider of Rohan may desire, if it can be found in Minas Tirith, where his name is in honour.
Merry: Good! Then I would like supper first, and after that a pipe.
[Pippin laughs. Merry remembers Théoden's words:
Théoden: ...and when you sit in peace with your pipe, think of me! ]
Merry: No. No, not a pipe.
[ Théoden: For never now shall I sit with you in Meduseld, as I promised, or listen to your herb-lore. ]
Merry: I don't think I'll smoke again.
Pippin: Why not?
Merry: Well, he is dead. King Théoden. It has brought it all back to me. I shan't ever be able to smoke again without thinking of him.
Aragorn: Smoke then, and think of him! For he was a gentle heart and a great king and kept his oaths; and he rose out of the shadows to a last fair morning. Though your service to him was brief, it should be a memory glad and honourable to the end of your days.
Merry: Very well, then. I will smoke and think of him, if Strider will provide what is needed. I - I had some of Saruman's best in my pack, but... but what became of it in the battle, I'm sure I don't know.
Aragorn: Master Meriadoc, if you think that I have passed through the mountains and the realm of Gondor with fire and sword just to bring herbs to a careless soldier who throws away his gear, you are mistaken. Besides, I must leave you now. I have not slept since I rode from Dunharrow nor eaten since the dark before dawn.
Merry: Oh, Strider! Forgive me. I am frightfully sorry. Oh, go at once! Oh, ever since that night at Bree we have been such a nuisance to you. But it is the way of my people to use light words at such times and... and say less than they mean. We fear to say too much.
Aragorn: I know that well, or I should not deal with you in the same way.
[He kisses Merry's brow]
Aragorn: May the Shire live for ever unwithered! Now rest. Come, Gandalf.
[Aragorn walks from the room]
Gandalf: Good-bye for the present, Merry. And well-done!
Pippin: Yes...
[Gandalf follows Aragorn. Merry sighs]
Pippin: Oh, was there ever any one like Aragorn? Why, except Gandalf, of course. I think they must be related. And as for you, my dear ass, your pack is lying by your bed, and you had it on your back when I met you.
[He laughs]
Merry: Hm? Oh!
Pippin: Of course, Aragorn saw it there all along. So come along and fill up with Longbottom Leaf while I run and see about some food. And then let's be easy for a bit. Ah, dear me! We Tooks and Brandybucks, we can't live long on the heights.
Merry: No, not yet, anyway. But at least, Pippin, we can now see them, and honour them. It is best to love first what you are fitted to love, I suppose: you must start somewhere and have some roots, and the soil of the Shire is deep. Still there are things deeper and higher; and I - I am glad that I now know a little about them. Oh, but I don't know why I'm talking like this. Where is that leaf?
Pippin: Sorry, Merry! Yes, of course.
[He rummages through Merry's pack]
Merry: A - and get my pipe out of my pack, if it isn't broken.
[Pippin hesitates]
Merry: Pippin, what is it?
Pippin: Well... I was just wondering about Sam and cousin Frodo, and whether they've got a pipe to comfort them where-ever they are now.
- - - - -
[Frodo laughs grimly]
Frodo: We seem to have come to a dead end, Sam. If we go on, we shall only come up to that orc-tower. But the only road to take is that road that comes down from it, unless we go back. We can't climb up westward or climb down eastward.
Sam: Then we must take the road, Mr. Frodo. We must take it and chance our luck, if there is any luck in Mordor. We might as well give ourselves up as wander about any more, or try to go back. Our food won't last. We've got to make a dash for it!
Frodo: All right, Sam! You lead me. As long as you've got any hope left. Mine is gone. But I'm afraid I can't dash, Sam. I'll just plod along after you.
Sam: Well, before you start plodding, you need sleep and food, Mr. Frodo.
Frodo: Oh...
Sam: Come and take what you can of them! And I'll have to leave you for a bit and trust to luck. We must have water or we'll get no further.
Frodo: Sam, be careful.
Sam: I will.
- - - - -
Sam: Mr. Frodo. Mr. Frodo!
[Frodo wakes suddenly]
Frodo: What! What is it, Sam? What is it?
Sam: Easy, Mr. Frodo, sir. It's all right. But I'm going to have to take a little sleep, and I - I can't hold my - my eyelids up much longer. But it's not safe for both of us to sleep.
Frodo: Why, Sam? What's up?
Sam: Well, that Gollum's about again. Well, leastways, if it wasn't him I spied nosing around, well then there's two of 'em.
[Frodo laughs]
Frodo: So he's still following us.
Sam: Well, yes. As if it isn't enough to have Orcs by the thousand, we've still got that stinking villain sneakin' about. I wish Faramir's men had shot him.
Frodo: Don't say that Sam, please! Remember Gandalf's words. Gollum may yet have some part to play, for good or ill.
Sam: Yeah, that's just what I fear, sir. That the part he'll play will be for ill.
- - - - -
Frodo: This is madness, Sam! We're right out in the open now.
Sam: Well, no matter. There's nothing to hide from yet a while. And one good thing at least: we've seen no more of Gollum.
Frodo: Sam...
Sam: What, Mr. Frodo?
Frodo: Look! There ahead, on the road. Torches coming towards us. I knew it, Sam. We've trusted to luck, and it has failed us.
[Marching Orcs approach]
Frodo: We're trapped!
Sam: It seems so. Well, we can but wait and see. If only they are in a hurry and will let a couple of tired soldiers alone and pass by.
Orc Captain: Hi, you!
[A whip cracks. The hobbits cry out in pain]
Orc Captain: Get up, you! Come on, you slugs! This is no time for slouching. Deserting, eh?
Frodo: No!
Orc Captain: Or thinking of it? Up you get and fall in, or I'll have your numbers and report you. No, no! Not at the rear. Three files up.
[He cracks the whip again. The hobbits cry out and moan]
Orc Captain: And stay there! Or you'll know it when I come down the line.
[He whips them. The marching orcs surround them]
Orc Captain: Now! On! On! On!
- - - - -
Narrator: As Frodo and Sam faced this new peril, the Captains of the West met in Aragorn's tent on the field of Gondor.
Gandalf: My lords, you may triumph on the fields of the Pelennor for a day, but victory against the Dark Lord cannot be achieved by arms. Whether you sit here to endure siege after siege, or march out to be overwhelmed beyond the River. You have only a choice of evils.
Éomer: Then you would have us retreat to Minas Tirith or Dunharrow, and there sit like children on sand-castles when the tide is flowing?
Gandalf: No! I still hope for victory, but not by arms. For in the midst of all these policies comes the Ring of Power, and if that is destroyed, then Sauron will fall, his power will crumble, and he will be maimed for ever. He knows that the Ring has been found again. And he knows too that if we have found this precious thing, there are among us some with strength enough to wield it. For do I not guess rightly, Aragorn, that you have shown yourself to Sauron in the seeing stone of Orthanc?
Aragorn: I have. I thought the Eye of Sauron should be drawn out from his own land.
Gandalf: That you have done, and now he is in great doubt, and his doubt will be growing even while we speak here. His Eye is now straining towards us, blind almost to all else that is moving. So we must keep it. For therein lies our hope. In wisdom or great folly, the Ring has been sent away to be destroyed, lest it destroy us. This then is my counsel: make war on Sauron so that we can keep his Eye from finding the Ring-bearer, until his quest is done or he fails in the attempt. What say the Captains of the West?
Aragorn: As I have begun, so I will go on. We come now to the very brink where hope and despair are akin. To waver is to fall.
Éomer: Aragorn speaks wisely. I have little knowledge of these deep matters, but I too will accept this counsel.
Gandalf: What force could we muster and lead out in two day's time, at the latest?
Aragorn: I judge that we could lead out seven-thousand of horse and foot and yet leave the City in better defence than it was when the assault began.
Gandalf: Then make preparations to do so. For we must push Sauron to his last throw. We must call out his hidden strength, so that he shall empty his land. We must make ourselves the bait, though his jaws should close on us. We must walk open-eyed into that trap with courage, but small hope for ourselves.
[A sword is drawn]
Aragorn: You shall not be sheathed again, Andúril, until the last battle has been fought.
Éomer: So say the men of Gondor.
[He draws his sword]
Éomer: And so, too, say the men of Rohan!
Gandalf: Then let us march out to meet the enemy before the Black Gates of the Land of Shadow. For it is there we must attack; furthest from where the Ring-bearer was known to be. And thither draw the Eye of Mordor, that Frodo may yet bear our hopes and fears towards the Crack of Doom.